TÜRKİYE GÜNDEMİ 

 ALMANYA GÜNDEMİ 

 ISTANBUL BÜYÜKŞEHİR BELEDİYESİ 

 DANIŞMANLIK HİZMETLERİ 

  BI AWB MENÜLERİ 

 MÜŞTERİ SORULARI YORUMLARI 

 SAVUNMA SANAYİİ STRATEJİSİ 

 FİNANS KRİZİ KOMPLEKS DENGELER 

 ÖZEL EĞİTİM HİZMETLERİ  

 
New Page 1
Ana Sayfa  >  DANIŞMANLIK HİZMETLERİ  >  CVGLG   >  ÖNERİLEN MBA DERSLERİ VE KAPSAMLARI  
     
DANIŞMANLIK HİZMETLERİ

CVGLG

SAP Türkiye Projeleri

 
 
,
Sayın okuyucular, değerli öğrenciler,
 
Bildiğiniz gibi, Üniversitelerarası ÖSYM’nin 1998/1999 Öğretim Yılında Üniversitelere girecek öğrencileri belirleyecek olan ikinci basamak Üniversite     giriş sınavları, lise mezunu parasız gençlerin korkulu rüyası ÖYS, 21 Haziran 1998 tarihinde tüm yurt sathında, Türkiye’nin tüm dış temsilciliklerinde ve Kıbrıs’ta; tabii yine   olağanüstü güvenlik önlemleri altında yapılmıştır! Oysa bu sınavlar, Özel Vakıf Üniversiteleri için getirilen ayrıcalıklarla ve istendiğinde son derece keyfi olarak delinebilmektedir. Parayı veren düdüğü çalar misali, yıllık 5.000 ile 12.000 US $ ödeyebilenler,   Özel Vakıf Üniversitelerine ya çok düşük puanlarla, ya da hiç sınavsız hileli yatay geçiş usulleri uygulanmak suretiyle girebilmektedirler. Yüksek öğrenim diplomaları adeta satılmakta ve öğrenci toplamaya yönelik gazete ilanları ve duyurularla da   askerlik hizmetlerinin dahi istenildiği gibi ertelenebildiği belirtilmektedir.
 
Biz bu anlamsız sınavın, Cumhuriyet Türkiye’sinin Eğitimde Tevhid-i Tedrisat Kanunu ve T.C. Anayasasının eğitimde fırsat eşitliği ilkeleri gereğince ve de bu kitapta kısaca özetlediğimiz yaşanmış tecrübelerimize dayanarak, bir an önce kaldırılmasından yanayız.
 
Bu kitapta anlatılan olaylar kanunla kurulmuş olan bir Özel Vakıf Üniversitesi ortamında, Rektör, Dekan ve Dekan Yardımcısı ile Mütevelli Heyet Başkanı arasında yaşandıktan hemen sonra adli mercilere ve bizzat YÖK Başkanına, YÖK Denetleme Kuruluna da intikal ettirilmesine rağmen, ne Kadıköy Cumhuriyet Savcılığınca, ne de YÖK Başkanlığınca nüfuz suistimali nedeniyle gereği yapılamamıştır. Demokrasilerdeki Üniversite Özerkliği ve Basın hürriyeti adına utanç verici bir taraflılıkla olaylara bakan Oligapol Türk Medyası da olaylara bilerek ve kasden menfaat ilişkileri öyle gerektirdiği için ısrarla kayıtsız kalmıştır. Türk gençliği ve gelecek nesiller, kendi gelecekleriyle kumar oynayan bu aymazlığın hesabını sormalıdır:
 
Bu kitabın yazılış maksadı, olayların   kişisel boyutu değil, toplumsal boyutu ve öncelikle de kamu yararıdır. Gençlerimizin gelecek şanslarını, hatta askerlik hizmetine varıncaya kadar her alanda kaderlerini belirlemesi bakımından ÖSS/ÖSYM sınavlarının kaldırılarak, zengin-fakir, isteyen tüm lise mezunu gençlerimize Üniversite kapılarının açılmasına, ne pahasına olursa olsun, kamu yararı düşüncesiyle öncülük etmektir.
 
Lise mezunu gençlerimizin korkulu rüyası anlamsız ÖSSÖYS sınavlarının, gerçekten varoluş sebeplerinin ve bu sınavların sonuçta neyi nasıl ölçüp yönlendirdiğinin, kısacası kamu yararına olan toplumsal boyutunun öne çıkarılarak, hür kamuoyu önünde açık demokratik usullerle tartışıldıktan sonra hemen kaldırılmasından yanayız.
 
Devlet ve Özel Vakıf Üniversiteleri, lise mezunu olan ve isteyen herkese açık olmalı; kar amacıyla değil de maliyetlerini karşılamak ve toplumun çalışabilir potansiyel işgücüne hüner, ulusal ekonomiye de yeni teknolojiler kazandırmak esas amacı ve idealleriyle kurulup işletilmelidir. Devlet, bu maksatla eğitim sonrasında iş hayatına başlandıktan iki yıl sonra geriye ödenmek üzere, isteyen her öğrenciye düşük faizli öğrenim kredisi vermelidir. Batı demokrasileri kendi vatandaşlarına karşı, eğitim ve sağlık hizmetlerinde ticari ayrıcalıklara imkan vermemektedir. 
 
Bugün ülkemizi yöneten, hem kamu ve hem de özel sektörün tepesindeki beceriksiz hünersiz yalaka yöneticiler tarafından ‘Doğruyu söyleyeni dokuz köyden kovarlar; her doğru her yerde söylenmez; vakitsiz öten horozun başını keserler’ gibi bence anlamsız ve yanlış karalamalarla kaliteli beyin gücümüz maalesef yurt dışında yaşamak zorunda bırakılmaktadır. Bu önemli bir kaynak israfıdır.Böyle gelmiş diye böyle gitmemelidir 
 
Bir anne serçe, yavrularının üzerine iri gövdesiyle zalimce basıp ezerek öldüren bir filden uzunca bir süre sadece özür dilemesini beklemiş. Ancak kendisinin çok güçlü olduğuna güvenen kaba fil, evlat acısıyla ciğeri yanıp tutuşan anne serçeden bir özür dahi dilemeye yanaşmamış. Kendini bilmez kaba filin bu tutumunu, ciğeri evlat acısıyla yanan anne serçe gitmiş dağa , taşa, kurda kuşa anlatmış. Sonunda kargadan bir öneri gelmiş:
-Ben gidip filin gözlerini oyayım; sen de git şu kurbağaya söyle ki, gidip uçurumun kenarında vrak vrak vrak diyerek ses versin. Gözleri görmeyen kör fil, susuz yaşayamayacağından, orada su var zannedip uçuruma yuvarlanır ve hak da yerini böylece bulmuş olur!
Gerçekten de öyle olur. Önce karga filin gözünü oyar, sonra kurbağa uçurumun kenarında vraklar. Kör Fil, uçuruma yuvarlanarak layık olduğu, hak ettiği cezayı bulur.
 
 Bu çok eski bir hint hikayesidir. Bizim konumuza uyarlayacak olursak, fil gençlerimizin gelecek hayallerini söndüren ÖSSÖYM Sınav sistemidir. Bu kitapta anlatılan olaylar, Yeditepe Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler fakültesinde İşletmecilik Yüksek Lisans Programında yaşanmıştır. Parayı bastıran, hiç sınavsız, Dekan Doğan Altuner tarafından imzalanarak sekreterlere dağıtılan boş imzalı kayıt-kabul formları ile bu programa kabul edilmiştir. Oysa yürürlükteki YÖK-Mevzuatı, hiç değilse ÖSYM’ce yılda bir kez yapılan, LES-Lisansüstü Eğitim Sınavı başarı belgesinin aranmasını ve ayrıca yazılı sınav yapılmasını öngörmekteydi. 
 
Bilgi üretmesi gereken ve ürettikleri bilgileri de çağdaş anlamda gelecek kuşaklara aktarması gereken Üniversitelerimizin gerçek durumu içler acısıdır.
ÖSS-ÖYS Sınavları, psikolojik olarak gençleri güzel gelecek hayalleriyle sadece avutarak oyalamakta ve çığ gibi büyüyen işşizlik sorununu birkaç yıl daha ertelemektedir. Ancak bu sınavlar, adları Özel ile başlayıp Vakıf ile biten birçok kurum ve kuruluşa milyarlarca dolar kazandırırken,   ulusal ekonomide sadece zaman ve kaynak israfına yolaçan bir trajediye dönüşmüştür. 
 
 
Gençlerimizin sadece çevrenin ve basının etkisinde kalarak, avukatlık, doktorluk, mühendislik gibi günün moda mesleklerine şartlandırılmaları doğru değildir. ÖSSÖYS sınavları yerine gençlerin ilgi ve kabiliyetlerine, hünerlerine uygun olan, sevecekleri bir mesleği seçmelerine yardımcı olacak test ve sınavları yapmak daha akıllıca olacaktır. DPT rakkamlarına göre Türkiye’de lise mezunlarının %78 i zaten herhangi bir yükseköğrenim kurumuna devam edemeden iş hayatına atılmaktadır.
 
Günümüzde işşizlik en büyük sorundur. İşşizliği yenmek için gençlere hayat boyunca durmadan ve yorulmadan, bizzat yaparak ve yaşayarak öğrenmek, ‘learning by doing’ yaklaşımını aktarmak gerekir. Gittikçe globalleşerek yüksek teknolojiler sayesinde başdöndürücü bir tempo ile küçülen dünyamızda, ancak daha hızlı öğrenen ve daha çok hünerli gençlik yetiştiren toplumlar varolabileceklerdir. Gençlerinin önüne ÖSSÖYS sınavları gibi saçmasapan engeller koyan toplumlar geri kalmış ve geri kalmaya mahkum olan, kendi bindikleri dalı kesen toplumlardır. Adalet, hürriyet, eşitlik, insanlık gibi değerlerin yok olduğu, sadece para gücü, silah ve seksin insan davranışlarına yön verdiği günümüz de, gelecek korkusu duymayan var mı? Bundan önceki kuşaklar, az çok doğru oabilecek bir gelecek kestiriminde bulunabilmişlerdi. Artık bu dahi mümkün değildir. Başdöndürücü bir hızla devam eden teknolojik gelişmeler ve bunun yolaçtığı hızlı küreselleşme olgusu nedeniyle, çeyrek asır sonra dünyamızın halini kestirmek hemen hemen imkansız hale gelmiştir. Bu durum yeterince korkutucu ve ürkütücüdür. Bir de ÖSSÖYS gerekli mi?
 
Gerek toplumsal, gerekse kişisel bunalımlar ancak bilgiyle aşılabilir. ÖSSÖYS sınavları ile gençliğimizin bilgi ve hüner edinme hakkı kısıtlanmaktadır. Bunun sonucunda da anayasaya aykırı olarak, adeta devlet eliyle, parayla diploma alım satımı, yurt dışından alınan hileli diploma denklikleri teşvik edilmektedir. YÖK sayesinde yüksek öğrenim ve öğretimin kökü kazınmaktadır. Diplomalı ancak hünersiz entellektüeller çığ gibi artmaktadır. YÖK sisteminin, 1980’lerden beri ürettiği hünersiz diplomalılar Türk toplumunun geleceğini tehdit etmektedir. Asıl irtica, en büyük toplumsal tehdit budur.
 
ÖYS sınavlarında her soruya yaklaşık bir dakika zaman düşmektedir. Heyecan ve stres altındaki bir dakika içinde, belli soru tip ve kalıplarını ezberleyen öğrenciler başarılı, diğerleri ise başarısız sayılmaktadır. Gençlerin yetenek ve kabiliyetlerini tesbit etmek yerine, muhakemeden daha çok ezberleme ve istenen kalıba girebilme kabiliyetleri ölçülmektedir.  
 
Basın hürriyeti kavramını istismar ederek hükümetlere istediğini yaptırmaya alışmış olan kartelci Türk Medyası bilerek ve kasden bu olaylara seyirci kalmıştır. Bir yetiştirme yurdu çocuğu olan Bedrettin Dalan’ın kim ve ne olduğunu, nereden nasıl geldiğini, yüz milyonlarca doları 1983 den sonra birdenbire nerelerden sahipleniverdiğini Türk kamuoyu sanırım artık çok iyi bilmektedir. Büyükşehir Yapı Kooperatifi vurgunu hala zihinlerden silinmemiştir.
 
Prof.Dr.Tansu Çiller’e sesleniyorum:
 
-Kamuoyu önünde, birçok kez Üniversite giriş sınavlarını kaldıracağınızı radyo ve televizyon kanallarından ilan ettiğiniz halde neden kaldıramadınız? Başbakan olarak gücünüz mü yetmedi?
 
Türk gençliği ve mağdur öğrenci velileri, hiç olmazsa bilim adamlarından, hür basından, kaliteli yönetici akademisyenlerden kamuoyu desteği bekliyor. Ülkesini ve insanını seven, profesyonel yöneticiler hiç bindikleri dalı keserler mi? 
Türkiye Cumhuriyeti hükümetleri yılarca karma-ekonomi, %50hidrolik-%50 termik santral dengesi, hayali ihracat gibi saçma sapan, bilimsel ve ahlaki hiçbir temele dayanmayan uyduruk kavramlarla halkı aldatıp oyaladılar. Enflasyon, döviz kuru ve ihracat rakkamları ile oynayarak borsayı kumar haline getirdiler. Adamakıllı sermaye piyasası oluşturmak yerine sıcak para spekülatörleri ile pazarlıklar yaptılar. Mafia ile içiçe, elele kolkola çalıştılar. Özal ailesinin de mafia ile ilişkisinin olduğu Engin Civan ve Selim Edes olayından sonra gün gibi açığa çıkmadı mı? Neyse ki imdatlarına babalarının ömürboyu siyasi yasaklı bıraktırmak istediği Süleyman Demirel   amcaları yetişti. Endonezya için Suharto ne idiyse, Türkiye için de Süleyman Demirel aynıdır. Türkiye gibi şanlı bir tarihe, zengin ve eşşiz bir kültüre sahip olan harikulade bir ülkeyi, Avrupa Birliği dışına iterek Amerikan Mandası haline getirdiler. Türk pasaportuna vize koymayan ülke kalmadı dünyada. Türk lirasının ve Türk pasaportunun hem iç, hem de dış değerini, ulusal itibarımızı ve namusumuzu iki paralık ettiler. Avrupa’ya işci olarak gönderdikleri vatandaşlarımızın hiçbir sorununa sahip çıkmadılar. Torpil, kayırma ve rüşvetle dış temsiciliklere ve elçiliklere atadıkları görevliler bulundukları ülkelerin lisanını dahi bilmiyorlardı. Örnek mi istiyorsunuz?
-İşte Viyana Büyükelçiliğinin hali ve personeli!
Viyana Büyükelçiliğine ve Birleşmiş Milletler Temsilciliğine doğru dürüst eğitim görmüş, vazife ve sorumluluk bilincine sahip görevliler atansaydı, Avusturyalılar da bu kadar rahat bir şekilde tek taraflı olarak Türkiye ile imzalanan Sosyal Güvenlik Sözleşmesini fesh ettik diyerek, bugünden yarına yürürlükten kaldıramazlardı herhalde. Her birey ve her toplum, sonunda muhakkak ki kendi tutum ve davranışlarıyla hak ettiği ve layık olduğu sonucu, malı, hizmeti ve kaliteyi, daha doğrusu eğitimi almaktadır. Hayatın bizzatihi kendisi en büyük ve en güçlü öğretici ve eğitici süreç değil midir? Boşuna dememişler hayat kitaplara sığmaz diye. Hele ÖSSÖYS sınav kitapçığına hiç sığmaz ve o kitapçıkla ölçülemez! Ölçülemeyen şeyler, değerler ve değişkenler ise bilimsel olamazlar.
 
 
Refah Partisi gibi dine dayanan toplumsal bunalım partilerini önce birinci parti yaptırıp, sonra da olmadı deyip kapattırdılar. Demokrasi denen toplumsal oyunun en temel kurallarını bozdular. Eğer egemenlik TBMM duvarında ve Anayasa da yazdığı gibi, kayıtsız şartsız milletinse, seçimle gelen bir siyasi partinin yine seçimle gitmesi gerekirdi. Faziletsiz insanlarla fazilete, eğri adamlarla da doğru yola erişilebilir mi? Halkın sağduyulu tepkisini neden dikkate almazlar ki?
 
Dr.Üzeyir Garih, DPT ile ilgili bir sohbetimizde birgün ağzından kaçırıvermişti:
 
-         Mehmetciğim, biliyorsun ki teknoloji üretecek kadar araştırma-geliştirmeye kaynak ayırmıyoruz. Yeni teknolojiler üretemediği için sürekli pazar kaybeden ve özsermaye yetersizliği nedeniyle sermaye artırımına da gidemeyen firmaların hisse senetlerinin sürekli değer kazandığı kumarhane gibi çalışan bir Borsa ve Sermaye Piyasamız var. Zenginleşmek için F-16 gibi büyük inşaat ihalelerine fesat karıştırıp devleti soymaktan başka çare var mı ?
 
-         Haklısınız Sayın Garih diyebildiğimi hatırlıyorum. Doğruyu söyleyene haklı olduğu söylenmez mi?
 
Ancak bütün bunların hepsi gelir geçer ve telafi edilebilir, ancak ÖSS/ÖYS sınavlarının Türk gençliğine verdiği zarar kolay kolay telafi edilemez. Yüzbinlerce genç insanımız hiç istemedikleri, sevmedikleri mesleklere yönlendirilmişlerdir. Gençlerin eğitim ve öğrenim hakları adeta Roma İmparatorluğu usulleriyle gasp edilerek ellerinden alınmış, eğitimsiz ve hünersiz bırakılmışlardır.
Atatürk’ün gençliğe emanet ettiği Türkiye Cumhuriyeti Devleti bir içharp ortamının eşiğine getirilmiştir. Türk gençliği gelecek korkusu içinde, bunalım içindedir.
 
İshak Alaton, bana Bedrettin Dalan’ın akıbeti malum partisine girmemi önermişti yıllar önce. İyi ki girmemişim. Dalan’ın, bir Üniversiteyi de partizan bir zihniyetle yöneteceğini akledemediğimden, ısrarlarına dayanamayıp Viyana’dan kalktım geldim. Üstelik de Dalan’a güvenerek boş bir Form sözleşmeye imza atarak!
 
 
Dekan Doğan Altuner’i, Üzeyir Garih’le ben randevu alıp tanıştırmıştım.
ALARKO patronu medyatik Dr.Üzeyir Garih, şimdi İSTEK VAKFI Yeditepe Üniversitesi İşletme Yüksek Lisans Programında öğretim üyesi. Yakında bir ALARKO Özel Vakıf Üniversitesi kuracağını söyledi bana. Haklı değil mi? Neden kurmasın! Memlekette hava bedava su bedava misali, Türkiye’de Vakıf denince akla vergi kaçırmak, daha doğrusu vergiyi hiç vermeden kendi keyfince istediği gibi kullanmak gelmiyor mu? Kılıfını devlete hazırlatmışlar, neden vergi versinler ki? Enayi mi onlar, devletin malı deniz yemeyen keriz derlerse?
Yiyin ağalar yiyin, patlayıncaya kadar yiyin dememiş mi ünlü bir şairimiz! Adamlar haklı, hem de yerden göğe kadar haklı. Türk politikacılar ve devlet adamları da onların öylesine kuklası olmuşlar ki gaflet, dalalet hatta hıyanet içindeki herkes memnun, dürüst ve ahlaklılar perişan!
 
Ahali perişanmış, işşizlikmiş sefaletmiş, ne gam! Korkmayıp onlar da bilselerdi Özal’ın memurları gibi işlerini, değil mi? Bendeniz Özal’ın işini bilen memurlarından olamadım. Özal döneminde DPT’de çalıştım ama T.C. Devletinin memuru olarak. Bir F-16 projesinde ve TELETAŞ özelleştirilmesinde, hazine garantili Dünya Bankası kredilerinin kullandırılmasında gördüğüm hata, rüşvet ve suistimalleri önce devletin ilgili erkanına silsileyi takip ederek anlattım. Sonuç alamayınca da önce mahlaslarla, sonra da direkt makalelerle Türk kamuoyuna aktardım. Sonuçta da Viyana’ya yerleştim. Ne de olsa Viyana, Türklerin tarihte gelebildiği en uç Avrupa kültür şehriydi.
 
Bedrettin Dalan ile işte o Özal’lı yıllarda İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı yaparken tanışmıştık. Dalan beni Özal’ın yanında görmüş ve beğenmişti. Kendisinin daha sonra Kadıköy Cumhuriyet Savcılığında verdiği ifadeye göre, beni Anadolu çocuğu diye Viyana’dan çağırıp yanına almıştı. Elbette hepimiz Anadolu çocuklarıyız; onun bunun çocukları değiliz. Dalan da yetiştirme yurtlarında yetişmiş bir çocuktur. Aslen Bayburtlu olarak bilinir, ama nüfus kütüğüne göre Eskişehirlidir. Necmettin Erbakan da Sinoplu olduğu halde Konya’lı diye bilinmiyor mu? O da memleketin sayılı zenginlerinden olmadı mı? Nasıl fasulye ve mercimeklerle zengin oldukları malum değil mi? Hüner Mercümeklerle fasulyeleri biraraya toplayıp karıştırmamakta. Özal da bunu becermedi mi?
 
İşçilerimizin ve çiftçilerimizin işi bir hayli zor! Birincisi %100 enflasyon ortamında US Doları veya Alman markı gibi değeri değişmeyen sert paralarla değil, TL. karşılığı emeğini satarak yaşamak zorunda. Gece gündüz tik-tak hem devlet cebinden parasını alıyor, hem de işveren. Bu kadar yüksek enflasyon ancak ve ancak harp yaşayan ekonomilerde görülebilir. Yılda bir kez ürün alabilen çiftçilerimiz ise buğdaylarla patatesleri birbirinden ayırmak zorunda.Ya Patates ekerde devletten destek görmezse? Buğday ve patatesler kendi gruplarında hep birbirinin aynısı ama Fasulye ve mercümeklere hiç benzemiyorlar. Biliyorsunuz fasulye ve mercümek çok kokan çürük yumurta, haşikies, gibi   gaz yapıyor. Yoksa Türk toplumu hiç Kenan Evren gibi onca kaliteli kopyalayan ressamların sanat harikaları dururken, Erbakan’ın Fasulye ve Mercümekleriyle, yalanlarla, dalanlarla dolanlarla neden uğraşsın.... Ortalığı iyice kokuttular, insanlar temiz nefes alamıyorlar da ondan.
 
 
Neyse konumuza dönelim. Dalan beni çağırdı:
-Gel Mehmetçiğim seni rektörümle tanıştırayım, biz de ders ver. Ne yapacaksın Viyana’da gavurların içinde?
Düşündüm. Hep gurbette olunmazdı. Hocalarımıza söz vermiştik:
-Dünyanın neresinde olursak olalım, büyük Türkiye için çalışacaktık
 Gurbet acıydı, sonunda:
-Tersine beyin göçü mü yapalım? Ev bulmak, yeniden Türkiye’ye yerleşmek de zordu.
Dalan:
-Ben sana lojman da veririm. Benim danışmanım olursun. Başkan danışmanı!
Bir an kendimi Amerika’da sandım. Dalan İstanbul-Acıbadem de ki Köftüncü İbrahimağa sokakta ki İstek Vakfı binasının ikinci katında, sanki Amerikan Başkanıymış gibi mükemmel döşettiği köşkünde beni ısrarla Viyana’dan dönüp gelmem için ikna etmeye çalışıyordu. Tabii ki desteksiz vaatlerle.
 
Yeditepe Üniversitesi Rektörü Ahmet Serpil’i daha önceden tanıyordum. Marmara Üniversitesi rektörlüğüne oynamış, Ömer Faruk Batırel’e karşı seçilme şansını az görünce de Dalan’ın göstermelik rektörlüğüne razı olmuştu. Bütün otorite Dalan’ın iki güzel dudağından fışkıracaktı. REKTÖR de makam aracıyla bol bol gezecek ve Üniversite’ye paralı müşteriler, afedersiniz öğrenciler toplayacaktı. Hazırlık Okulu Müdürlüğünü bile Rektör doğrudan yürütmekteydi.
Daha sonra da Haziran 1997 de, Dekan Doğan Altuner ile tanıştırıldım. Keşke tanıştırılmaz olaydım. Doğan Altuner benden ipe sapa gelmez şeyler istiyordu.
İzmir Kemalpaşa’da ki çiftliğindeki ineklerine yem temini, lotto oynamak, bir an önce köşe dönmek gibi hedefleri vardı Doğan hocanın. Benden bir makale yazmamı istedi. Bedrettin Dalan böyle şeyleri severmiş. Ben de hemen yazıp Viyana’ dan 24.6.1997 tarihinde belgelerim ile birlikte gönderdim.. Current Issues ın Busıness adındaki dergilerinde, önce makalemi kuşa çevirmişler, sonra da çok bozuk bir İngilizce ile basmışlardı.
 
Hazırlık okulunun güzel hanım hocaları ile Dekan Doğan Altuner canı sıkılıp kapışmıştı. Dekan Doğan Altuner’e göre otuz yıllık arkadaşı olan Rektörü, hatta Dalan’ı bile bu güzel hanımlar yönlendirmekte ve yönetmekteydi. Bu hanımlar Lise mezunu bile değildi. Doğru dürüst İngilizce dahi bilmezlerdi. Ama İstek Vakfı Yeditepe Üniversitesinde Yönetici Koordinatör olarak görevlendirilmişlerdi. Etkili ve yetkili idiler. Eee ne demişler, kadın sesi, para sesi ve su sesi! İlim ve Bilim ancak bu ortamda üretilebilirdi.
 
Dalan ne derse o hemen yapılıyordu. Rektör, Dekanlar ve Senato gibi karar organları, hatta Mütevelli heyeti bile Dalan’ın sözünden hiç çıkmıyordu.
Dalan yalnız bana değil, bir Üsküdar savcısı Kemal beye de, benimle aynı Sitede A-Blok Daire 12 yi tahsis etmişti. Kartal Rahmanlar Feriha Özyuva Sitesinde Üniversite lojmanı nüfuz suistimali maksadıyla Dalan tarafından takdir edilip istediğine veriliyordu.. Neden mi?
Öğrenciler arasında zaman zaman bıçaklama-yaralama gibi adli olaylar meydana gelebiliyor. Malum güçlerle ve askeri mülki ve adli erkanla iyi geçinmek lazım.
Bendeniz Mafya mensubu Mehmet Nabi İnciler’i ilk kez 1986 yılında, henüz siyaset yasaklı Süleyman Demirel’in Güniz Sokaktaki evinde tanımış ve buna bir anlam verememiştim. Yıllar sonra çete lafları edilmeye başlandı. Bir kamyonun sebep olduğu bir trafik kazasından Susurluk skandalı ve Meclisteki koltuklardan da trilyonluk yolsuzluklar çıkınca artık her türlü ihtimali düşünmeye başladım.
 
Endonezya da yaşanan olayları ve Suharto’nun akıbetini düşünüyorum.
Çeteleşmenin de sonu varmış demek ki.
 
Bence olayların anlaşılmaz tarafı şu ki, Avusturya ve İsviçreliler Banka hesaplarını anonimleştirirlerken, Türkiye de ise suçlar ve suçlular anonimleştirilmeye başlandı. Bir ülke de suçlular anonimleşince, ülkeye haydutlar, gangsterler ve kara para gelir; sokakta kim vurduya gitme ihtimaliniz hızla artar. Banka hesapları anonimleşince ülkeye para ve sermaye akar; faiz ve rant geliri bollaşır, refah artar. Ama bir gün de muhakkak o paraların peşine düşürülen mafya gelir. Bu bir zamanlama ve politik tercih meselesidir. Kendi iç piyasasındaki yerli ve yabancı para giriş-çıkışını, döviz akımlarını, kısa, orta ve uzun vadede kontrol edemeyen aciz bir devlet, enflasyonu resmi politika olarak benimser ve halkını soydurur. Akıllı bir devlet ise parasının değerini sabit tutar; tüm kesimler için sağlıklı gelir-gider dengeleri kurar, eğitime ve sağlığa, yani insanına önem verir.  
     
Neyse Dalan şimdi hastahane kuracakmış. Eğitim yatırımlarını tamamladı. Kreşi var, sekiz yıllığı var, lisesi var, üniversitesi var, bilgisayar şirketi, nakliyat şirketi... Neden bir kitabevi ve hastahanesi de olmasın ki ? Bu kadar insana bir de hastahane gerekmez mi? Üstelik Dalan’la çalışıp da işletmeci olmamak mümkün mü? Bir ömürde, evet hem de sadece son onbeş yılda, yetiştirme yurdundan yetişip de birkaçyüz milyon dolara sahip olmak her babayiğidin harcı değil. Yiğidin hakkını vermek lazım. Özal bile kıskanmıştı Dalan’ı. Eski İngiliz Başbakanı Margaret Thatcher’dan İstanbul için elli milyon dolar hibe bulmuş, ancak Yusuf Özal tarafından engellenmişti. Dalan bugün diyor ki:
 
-Özal bir vatan hainiydi!
 
Bakınız ama işte bu nankörlük değil mi? Seni Belediye Başkanı yaptıran Özal değil miydi? Kimbilir, belki de Bülent Ulusu, Vural Beyazıt, Aydın Doğan, İnan Kıraç, Üzeyir Garih yaptırmıştır. Bu zat-ı şahanelerinin hepsi de bugün Dalan’ın Mütevelli Heyet üyeleri. Eski Dışişleri Bakanı, Dalan’ın halihazır İletişim fakültesi Dekanlığını yapan Haluk Ülman’ı da unutmayalım. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Eski Başbakan Bülent Ulusu, Komutanlar, Aydın Doğan gibi ünlü basın patronları, YÖK Başkanı da dahil, Yeditepe Üniversitesinin tanıtım broşüründeki kapak resminde gururla göğüslerini gererek, İstanbul’da yüzyılın en büyük soygununu yapan Bedrettin Dalan’la poz verirken, adeta şecaat arzederken sirkatin söylemiyorlar mı? Devletin en tepesinde bulunanlar, Üniversite gibi bir toplumsal üstkurumu, yüzyılın en büyük soyguncularından birine emanet ederek peşkeş çektiler. Elbette adam yurt dışından rica minnet getirttiği bir öğretim üyesine, işine gelmeyince, silah da çeker, deli de der. Asıl kamu suçunu işleyenler ona bu yetkileri verenler değil midir? Ne dersiniz ey Türk kamuoyu, ey insanlar?
 
İtalya’da mafya çok büyük götürmüş, hem de öyle büyük götürmüş ki onu yakalayıp cezalandırma yetkisine sahip olan hükümet yetkilileri bile göz yumarsak bize de pay düşer diye düşünmeye başlamışlar ve mafya ile ortak olmuşlar. Nihayet İtalyan halkı, hep bir ağızdan tekses tekyürek olup da, o cesur savcıyı desteklemek için ayaklanınca, eski başbakan ve bazı hükümet üyeleri de yargılanabildiler. Bizim YÖK ve ÖSSÖYS sınavlarını savunan örgütlü çıkar çevreleri de öyle büyük trilyonları götürüyorlar ki, hükümetlerin başı ve ilgili diğer ali makamları da seyrediyorlar. Herhalde onlara da önemli ölçüde pay düşüyor ki ortaklıkları suyüzüne çıkmasın diye hiç ses etmiyorlar. Ülkenin gençliğinin önü tıkanmış; gençlerin anayasal eğitim ve öğretim, öğrenme hakları ellerinden alındığı  için gençlik bunalımdaymış, ne gam! Nasıl olsa onlar yatırımlarını İsviçre bankalarına veya Florida’ya yapıyorlar. Özel uçak ve helikopterlerini, Halil Bezmen misali hazır tetikte bekletiyorlar. Siyaset ve diplomasi, para sahipleri lehine halkı aldatıp oylarını almak değil mi zaten ?
 
 
Sadece dört yıllık yüksekokul mezunları askerliklerini yedeksubay olarak yapabilmektedirler. Açık Öğretim fakülteleri mezunları yedek subay olabildikleri halde, liseden sonra iki yıllık meslek yüksek okullarını bitirenler  bu haktan yararlandırılmamaktadır. Hüner öğrenenleri cezalandıran bir sistem değil mi bu? Tıpkı sosyal güvenlik sistemindeki işci-memur-serbest meslek bağ-kur sigortalıları gibi. Toplumu bölüp yönetmekten başka bir amacı olabilir mi bu yapay ayrımcılığın, daha doğrusu bölücülüğün t a kendisi değil midir bu? 
 
ÖSSÖYS istatistiklerine göre sınavlar sonucunda ilk 2000’e giren adayların %34 ü ODTÜ’ ni, %17 si Boğaziçi Üniversitesini, %15 i İTÜ ni, %12 si Hacettepe Üniversitesini, %10 u Bilkent Üniversitesini, %3 ü Ege Üniversitesini, %2 si Marmara Üniversitesini, %2 si İstanbul Üniversitesini, %1 i Koç Üniversitesini, %4 ü ise diğer Üniversiteleri tercih etmişlerdir. Bu dağılım adayların tercihlerini iş piyasasının talep ettiği profili esas alarak tercih yaptıklarını göstermektedir. Eski bir ODTÜ Elektronik ve İşletme Bölümü mezunu ve ODTÜ Bilgisayar Bölümü öğretim üyesi olarak olarak rahatlıkla ifade edebilirim ki, lise mezunu öğrencilerimiz   kendi kabiliyetlerini hemen hiç gözönüne almadan –istisnalar kaideyi bozmaz- çevrelerinin yönlendirmesiyle tercihlerini yapmaktadırlar. ODTÜ mezunlarından kendi mesleğine devam edenlerin oranı benim çevremde %20 yi geçmemektedir.
 
İnsan ne için yaşar diye sormayanımız var mı? İdealleri için yaşayabilenler gençlerdir. Genç olmak güçlü olmak, en azından kendini olduğundan güçlü hissetmek demektir. Zamanın akışı içinde ömrün sınırlı olduğunu idrak etmeye başlamak demek mi yoksa yaşlanmak, kimbilir? Hayat her zaman zor olmasına rağmen gençken insanlar bu gerçeği pek önemsememektedir. Bir inanışa göre insanlar henüz yeni doğduklarında melek, genç iken yarı melek yarı şeytan, yaşlılık sürecine girdiklerinde de daha çok şeytanlaşıyorlar. Melek ile şeytanın aynı bilgiye ve öze sahip oldukları halde, hayat sürecindeki varoluş maksatlarının birbirine tam tamına zıt olduğu söylenir: İyilik ve kötülük; doğruluk ve eğrilik, haklılık veya haksızlık gibi. Ne ilginç degil mi? İkilem veya dualite hayatın kendi öz dinamiğini oluşturmakta. Uzak doğuda buna Ying ve Yang demişler ve bir daire içinde iki su damlası şeklinde sembolize edivermişler. Sürekli devinim, sonsuzluk, birlik ve teklik hepsi aynı anda ve birarada. Tıpkı tanrı kavramı gibi. Zirvede olmak demek yalnız kalmak demek değil mi?
Eğer henüz liseyi bitirmek üzere iseniz ÖSS ve ÖYS sınavlarının ne demek olduğunu bilmekle kalmaz içinizde bir korku, gelecek korkusu hissedersiniz.
Aksilik bu ya, diyelim ki tam o gün ve saatte virüs kaptınız ve barsaklarınız gürlemeye başladı, akabinde de sınav öncesi ishal veya hasta oldunuz veya kaza geçirdiniz. Bir yılınız gitti demektir. Böyle adaletsizlik olur mu? Gençlerimizin onbir yıllık ortaöğretimdeki bilgi birikimini üç saatlik kumara benzeyen bir sınavla ölçmek mümkün mü? Ne kadar bilimsel ve objektif hazırlandığı iddia edilirse edilsin, ÖSS-ÖYS sınavları, gençlik psikolojisi ile gençlerin farklı gelir düzeyleri ve farklı aile ortamları da dikkate alınarak değerlendirildiğinde, olsa olsa sonuçta Türk eğitim sistemindeki çarpıklığı ve fırsat eşitsizliğini sınav başarısı veya başarısızlığı şeklinde ölçmektedir. Devlet bile bile gençliğinin geleceği ile kumar oynamaktadır. Türk milleti bugünkü refahını korumak için gençliğinin geleceğini ipotek etmekte veya çok daha az bir değere değişmektedir.   
 
-Ya bu yıl da Üniversiteye giremezsem! Askerlik! İş bulmak! Evlenmek! Kısacası geleceğim ne olacak?
 
Bu sorgulamanın gençleri nasıl dershanelere yönelttiği malum. İyi araştırılırsa, son yıllarda lise çağındaki gençler arasında gittikçe yaygınlaşmaya başlayan içki, sigara, uyuşturucu gibi kötü alışkanlıkların temelinde işte bu gelecek korkusunun, kendine güvensizlik ve yalnız bırakılmışlık duygusunun yattığı kolayca görülecektir. Toplumumuzun ve gençliğimizin geleceğini belirleyen böyle önemli ve kritik bir konuda, öncelikle gençlerimizi yalnız bırakmamak ve Üniversite eğitimindeki fırsat eşitsizliğine, kalitesizliğe ve çarpık aldatmacalara dikkati çekmek, en azından üç çocuk babası yurt dışında yaşamaya mecbur edilen bir Türk bilim adamı olarak kayıtsız kalmamak için, Viyana’ dan da olsa bu kitabı yazıp yayınlayarak devletin ilgilileri ile ilgisiz basınını ve kamuoyunu
uyarmak istedim.
 
Dersane masarafları, zaman, çevre baskısı... Neler de neler gelip geçmez ki aklınızdan. Hani biraz daha büyütürseniz, kendi kendinizden, kendinize olan sağduyulu özgüveninizden bile şüphe etmeye başlarsınız. Bunları en iyi kimler anlar? Elbette aynı bu duyguları bir zamanlar yaşayanlar! Ama onlarda bir süre sonra unutmaya, kayıtsız kalmaya başlayınca bu korkunç çark nesilden nesile devam eder gider. Birileride bundan iyi paralar kazanırlar. Kimler mi?
 
-Adı ÖZEL ile başlayan ve VAKIF ile biten bütün kurum ve kuruluşlar: Dersaneler, Pastaneler, Hastaneler, Liseler, Özel Vakıf Üniversiteleri, hatta Devlet Üniversiteleri...... ÖSS-ÖYS seçme sınavı kandırmacası, başlıbaşına milyarlarca dolarlık cirosu olan, dev bir ekonomik sektörü de oluşturmuştur Türkiye’de. Gençliğimizin psikolojik sağlığını altüst eden ve sonunda sigara, alkol ve uyuşturucuya giden bu paralar, yani milyarlarca dolar yıllardır nereye gidiyor, nasıl harcanıyor, hiç düşündünüz mü? Repoya, faize, emlak spekülasyonuna, kısacası rant ekonomisine!
 
Şöyle basit bir hesap yapalım: 1997 yılında, 1.200.000 öğrencinin ÖSS’ye, yaklaşık 700.000 öğrencinin de ÖYS sınavına girdiğini biliyoruz. Bunların her yıl ancak onda birinin Üniversitelerde istedikleri bölümlere girebildiklerini varsayarak, geri kalanının da yeniden yeni lise mezunları ile birlikte ÖSS-ÖYS sarmalına gireceğini ve lise 1.sınıftan itibaren dersanelere giderek hazırlanmaya başlayanları da hesaba kattığımızda heryıl en az üç milyon müşterisi olan olağanüstü bir pazardan sözetmekteyiz. Her bir öğrencinin, yiyecek, barınma, giyecek, enerji ve ulaşım giderlerinin çok az bir bölümü ile dersane ve kırtasiye masraflarının yıllık ortalama dörtbin doları bulacağını varsaydığımızda, 10-12 Milyar dolarlık yıllık bütçesi olan çok önemli bir rant sektörünü düşününüz. Sadece işşizlik sorununu birkaç yıl ertelemeye yaramak gibi çok önemli sosyal-politik bazı yan etkileri de var bu dev rant sektörünün. Yiğidi öldür, ama hakkını yeme demişler! İşte, bizim ya büyük para sahiplerinin, ya da parti liderlerinin kuklası olan kalitesiz politikacılarımız, iş dünyamız, tekelci ve tröstleşmiş basınımız, kamuoyumuz ve TV’larda gazetelerde kasılıp duran duyarsız devlet erkanımız, gençliğimizi ve kaliteli akademisyenlerimizi yıllardır böylesine acımasızca kurban etmektedir. Bu sorunu çözecek güç ve kapasitede olan Akademisyenlerimizi de, yurt dışına gitmeye adeta mecbur etmektedirler.
 
YEDİTEPE ÜNİVERSİTESİ DALAN’IN BABASININ MALI MI Kİ,   DOLARLARI BASTIRANI HİÇ SINAVSIZ KAYDEDEBİLİYOR?
ÜNİVERSİTE DEĞİL, DOLAR BASAN DARPHANE MÜBAREK!
 
Kitabın sonundaki ekli özgeçmişten de görebileceğiniz gibi bu satırların yazarı, yurt dışında yaşayan akademisyenlerden sadece bir tanesidir ve tersine beyin göçü anlayışıyla Viyana’dan yurda dönüp Özel İSTEK Vakfının Yeditepe Üniversitesi Mütevelli Heyeti Başkanı, kamuoyunca malum Bedrettin DALAN tarafından ölümle ve silahla tehdit edilerek görevine son verilmiştir. 
Sayın Dalana ve onun şahsında tüm Yeditepe Üniversitesinin saygın ve seçkin Mütevelli Heyeti Üyelerine, Rektörüne, Dekanlarına, tüm öğretim kadrosu ve öğrencilerine sesleniyorum:
 
-Yeditepe Üniversitesi sizlerin ve Bedrettin Dalan’ın tapulu malı mı ki, canınızın, keyfinizin istediği herşeyi yapabiliyor sunuz ? Hani bu devirde kimse sultan değil di? Vakıf demek babanızın malı demek değil ki! Madem canınızın istediğini yapacaktınız, neden göstermelik olarak vakfettiniz? Vergi vermemek için mi?
İmparatorluğunun adı: Her türlü vergi, resim ve harçtan muaf kar amaçlı Özel İSTEK Vakfı Eğitim Kurumları, Bilgisayar ve diğer kar amaçlıTicaret Şirketleri, Yeditepe Üniversitesi Külliyesi. Vakfın adı da İSTEK!   Sevsinler!
 
Herhalde Türk kamuoyunda, Bedrettin Dalan’ın her istediğini yaptırabilmesi anlamında Bedrettin Dalan’ın İSTEK Vakfı Yeditepe Üniversitesi Rektörü Prof.Dr.Ahmet Serpil, Ali Kırca’nın Siyaset Meydanı Programında:
 
-Yeditepe Üniversitesine girmek çok kolaydır, ama çıkmak çok zordur!
 
deyivermişti de, Doğan Heper de bunu hemen ertesi günkü Milliyet gazetesindeki gizli başköşesinde , Özel Üniversiteler başlıklı makalesinde daha geniş kitlelere de mizahi bir üslupla duyuruvermişti. Eh ne de olsa, Doğan Medya Grubunun sahibi sayın Aydın Doğan da, Bedrettin Dalan’ın İSTEK Vakfının Mütevelli Heyeti Üyesi değil mi? Dinç Bilgin ile Bedrettin Dalan da çok yakın tavla arkadaşları değil mi?
 
Demek ki, Türkiye’de sadece para ve örtülü karşılıklı menfaat ilişkileri önemli! Sen, ister işli/işşiz iyi bir Üniversite mezunu olasın, ister isen allame-i cihan bir bilim adamı olasın, hatta en iyisi istersen dağlarda henüz hürriyetini şehirlerdekiler kadar çok fazla kaybetmemiş şöyle hür bir çoban olasın, hükmün ve insanlığın sadece paran kadardır. Boşuna mı demişler:
-Paran kadar konuş! diye.
Devrin bu acımasız gerçeğini, maalesef Türkiye’de Bedrettin Dalan sayesinde biraz geç de olsa iyice kavradım. Kendisine teşekkür ediyorum. Bizlere, birinden birşeyler öğrenirsen ona karşı sakın nankörlük etme, kulu kölesi ol diye öğretmişlerdi. Herhalde ben de Bedrettin Dalan’ın kulu kölesi olamamak gibi çok büyük bir hata işledim; kimbilir belki de onun çok bilgili Profesörleri ona yanlış bilgi verip onu kasden yanlış yönlendirmiş olamazlar mı? Kılavuzu karga olanın başı dertten kurtulmazmış, ya da kargadan korkan mısır ekmezmiş.
 
Halbuki İSTEK Vakfının sahibi ve tartışmasız yegane başkomutanı Bedrettin Dalan Paşa ile aramızda beni Viyana’dan dönmeye ikna etmeye çalışırken şöyle konuşmalar da geçmişti:
Bedrettin Dalan:
-Boşver, Turgut Özal zaten vatan hainiydi. Ben İstanbul Belediye Başkanı iken zamanın İngiliz Başbakanı, Demir Leydi Margaret Thatcher’dan İstanbul için 50 Milyon US Dolar hibe kredisi bulduğum halde kıskançlıklarından, parti içinde daha da güçlenmemi istemediklerinden, bana bu parayı Hazine’ den izinsiz kullandırtmadılar. Sen ne yapıyorsun Avusturya’da?
 
Mehmet Erdaş:
-Öğretim üyesi olarak bir taraftan Viyana Webster Üniversitesi ve Salzburg Üniversitesi Yüksek Teknoloji Merkezinde ders veriyorum, buna paralel olarak da piyasadaki firmaların büyük enerji- su-telekomünikasyon ve bilgisayar projeleri sistem analisti ve yöneticisi olarak danışmanlığını yapıyorum.
 
Bedrettin Dalan:
-Sistem Analisti ne yapar?
Elektrik Mühendisi olduğunu söyleyen Dalan’ın, meslekten birisi olarak Sistem Analistinin ne yaptığını bilmemesi doğrusu beni biraz şaşırtmıştı. Ama olabilir, herkes herşeyi bilemeyebilir diye düşünmüştüm. Ancak bir gün birilerinin gelip de ona benim hakkımda, sadece kıskançlık ve husumetlerinden olsa gerek, ipe sapa gelmez asılsız iddialarda bulunmaları üzerine, Dalan’ın bir gün beni ölümle tehdit edeceğini hiç mi hiç aklıma getirmemiştim. Yoksa Viyana’da ailemi de bırakarak gelip de Dalan’ın Yeditepe Üniversitesi ile 350 Milyon TL. Aylık ücret ve Kartal’ da lojman karşılığı bir yıllık sözleşme imzalamazdım.   
 
Dalan’ın Yeditepe Üniversitesinde, hem İngilizce hem de Almanca dillerini anadili gibi konuşan, TCZB Banka Otomasyonu, SIEMENS EWSD, TELETAŞ, F-16 Harp uçağı projesi gibi milyarlarca dolarlık büyük projelerde görev almış, en geniş uluslararası tecrübe birikimine sahip bir bilim adamı ile hemde öğretim görevlisi olarak matbu sözleşme imzalıyorsunuz, sonra da Türkiye’de profesörlük denkliğinin olmadığını iddia ederek tekme tokat dışarı attırıyor, İstanbul 2 No.lu idare mahkemesinin 1997/1406 esas ve 17.03.1998 tarihli Yürütmeyi durdurma kararına rağmen, yedi aydan beri tek kuruş maaş dahi ödemiyorsunuz. Dekan Yardımcısı kimliği verip dışarıya denkliği olan bir profesör olarak sözler verip tanıtıyorsunuz; dergilerinizde Profesör olarak makalelerini yayınlıyor, sonra da Mehmet Erdaş’ı kendi kişisel menfaatleri doğrultusunda emireri gibi: Git şu kadınlarla(İngilizce Hazırlık Bölümünün Yöneticileri) kavga et! Rektörü bu kadınlar idare ediyor! Gibi ipe sapa gelmez iddia ve isnatlarla koridorlarda bağıran bir Dekanın sözlerine kanarak dahil istediği herşeyde ve heryönde kullanamayacağınız akli dengesinin yerinde olmadığından tutun da resmi mercileri fuzulen işgal ve iğfal ettiğine varıncaya değin ipe sapa gelmez suç duyurularında bulunacaksınız ve basına yalan yanlış demeçler vereceksiniz ve hiç kimse buna karşı sesini yükseltemeyecek?
 
 
 
Böyle bir ülkede gençliğin geleceğe güvenle bakabilmesi mümkün mü?
 
Böylesine iyi yetişmiş, İ.İ.B.F. Dekan yardımcısı ilan ettiğiniz ve halen de yurt dışında Viyana’da yaşayan bir akademisyeninin, devlet erkanına tüm duyurularına, fax ve APS- Mektuplarına, basın ve gazetelerde yeralan Bedrettin DALAN’ı koruyan ve bilerek YÖK-Mevzuatını istismar edip suç işleyen Yeditepe Üniv. Rektörü ve İ.İ.B.F. Dekanının gerçekdışı açıklamalarına dayanarak, en asgari insan haklarına dahi saygı duyulmayan bir Özel Vakıf Üniversitesi ve böylesine bir olaya kayıtsız kalan, adeta   ölü bir devlet ve tepkisiz bir toplum hiç Avrupa Birliği üyesi olabilir mi?
 
Evet, gerçek neden şuydu:
 
Sanki Türkiye’de 2547 sayılı YÖK-Kanunu ve Mevzuatı hiç yokmuş gibi, sadece Mütevelli Heyet Başkanı Bedrettin Dalan’ın talimatları doğrultusunda hareket eden Yeditepe Üniversitesi Rektörü, Dekanları ve Üniversite Senatosu
Yatay geçişlerle veya doğrudan ve açıktan gazete ilanları ile hem Lisans, hem de Yüksek Lisans Master programlarına usulsüz öğrenci almaktaydı. Milyonlarca öğrenci, ÖSS-ÖYS işkencesini yaşarken, Bedrettin Dalan ve çevresinde topladığı nüfuzlu kişiler, hiç ÖSS-ÖYS sınavına girmeyenlere, hiç LES sınavı almayanlara dahi 5000-7000 USD karşılığında ya hiç sınavsız, ya da sözde özel yetenek sınavları ve bilahare yapılan hileli yatay geçişlerle, paralı ve torpilli olan yüksek gelir gruplarına Üniversite kapılarını hemen aralayıveriyorlar, ya da askerliklerini hemen tecil ediveriyorlardı. Bu maksatla, Yeditepe Üniversitesi İ.İ.B.F. Dekanı Doğan Altuner isim hanesi boş, altı ise imzalı yüzelli kadar boş Antetli Üniversite kayıt kabul kağıdını sekreterlere ve öğretim üye ve görevlilerine dağıtmıştı. Onlar da istediklerini hem de hiç sınavsız olarak Yüksek Lisans Diploması verme ve askerlik erteleme vaatleriyle dağıtıp kaydetmişlerdi. Böylesine mucizevi bir arzın talebi hiç olmaz mı? Zaten Ekonomide Say Kanununa göre, her arz kendi talebini yaratmaz mı? 
 
Neden? Neden? Neden? Bu devletüstü gücü, bu canavarca devleti hiçe sayıp iğdiş etme cesaretini nereden alıyorsunuz?
 
Bu devletin askeri ve polisi, hakimleri, savcıları, adı var kendi yok olan YÖK’ü Konuyu gerek bazı milletvekillerinden, gerekse doğrudan benim çektiğim fakslardan ve delilleriyle sunduğum şikayet dilekçemden dolayı yakinen bilen sayın YÖK-Başkanı Prof.Dr.Kemel Gürüz, Sayın Milli Eğitim Bakanı, Sayın Siyasi Parti Genel Başkanları, Sayın Başbakanı, sayın TBMM Başkanı ve Üyeleri, Sayın Cumhurbaşkanı ve devleti soymakta pek maharetli malum saygın büyük İşadamları, Sayın sözde hür Basını, Sayın renkli ama içeriği özü boş TV- Kanalları, Sayın Kamuoyu ve Sivil Toplum kuruluşları, Holding ve Vakıf Başkanları, TÜSİAD’ı MÜSİAD’ı, Belediye Başkanları.....ne güne duruyor?
 
Neyse, herşeyde bir hayır vardır deyip sabretmek ve yetkililer ve Türk kamuoyunun kayıtsız ve tepkisiz kalmasına karşı, canımı seve seve feda etmeye hazır olduğum Türk gençliğinin bu büyük hak mücadelesinde her zaman yanındayım:
 
ÖSS-ÖYS Sınavı tamamen kaldırılmalı, lise mezunu her isteyen öğrenci, öğrenimden iki yıl sonra taksitlerle geri ödenecek düşük faizli bir devlet kredisiyle, istediği Üniversiteye ve istediği bölüme sadece sırasını bekleyerek girebilmelidir. ‘Eğitimde fırsat eşitliği Anayasal bir insan hakkıdır.
Bu ilke ve anlayışla, ne pahasına olursa olsun gençlerle bayrak açıp, gençlerin yanında yer alarak mücadele etmekten, yani sesimizi yurt içinde ve yurt dışında duyurmaktan, baskı grupları kurarak kamuoyu desteği sağlamaktan başka çare yok!
 
Eski bir ODTÜ-Bilgisayar Bölümü Öğretim Üyesi ve Başbakanlık DPT-Enerji, Telekommünikasyon ve Yabancı Sermaye Başkanlığı Uzmanı, Braunschweig Teknik Üniv.-Almanya, Webster Viyana ve Techno-Z Salzburg-Üniversitesi bünyesinde Avusturya’da dersler vermiş yurt içinde ve yurt dışında çeşitli yayın ve makaleleriyle tanınmış, ne istediğini bilen hür ve kaliteli bir öğretim üyesi olarak, özellikle de Lise ve Üniversite gençliği ile gençlerin velilerinden, gençlerimize daha iyi bir eğitim ve daha iyi bir gelecek sağlamak için vereceğimiz   mücadeleye   maddi ve manevi destek vermeye, sesimizi kartelci-tekelci-baskıcı medyaya rağmen, paralı ilanlar ve diğer demokratik tepkilerle Türk ve Dünya kamuoyuna duyurmamıza yardımcı olmalarını rica ediyorum.
 
Avrupa’daki Üniversitelerin kapılarında, örneğin Freiburg Üniversitesi girişinde ‘Hakikat sizi hürriyetinize kavuşturacaktır’ yazılıdır. 
 
Öyle ki Başbakanların dahi bu çarkı durdurmaya gücü yetmemektedir. Sayın Tansu Çiller, Başbakanlığı döneminde çok söz verdi, ama tutamadı. O güzel Profesörün verdiği en önemli sözü veya politik vaadi, işte bu ÖSS-ÖYS sınavı denen çağddışı iki aşamalı gençlik işkencesini ortadan kaldırmaktı. Ancak yerine getiremedi, hiç düşündünüz mü? Neden?
 
-Gücü yetmedi, boyunu ve kariyerini dahi aştı da ondan!
 
-2547 sayılı kanun ve diğer YÖK mevzuatı, Üniversitelerin yapısı, Plansızlık, Programsızlık..... Adına veya sebeplerine ne derseniz deyiniz, karşınıza çıkan yalın gerçek şudur:
 
-Bu işten çıkar sağlayanlar, aynen enflasyon konusunda olduğu gibi, başta devletin kendisi olmak üzere, çok etkili büyük parasal gücü olan güç odaklarıdır. Başbakanlara bile rahatça rest çekerler, hatta koltuğundan ederler.
 
 
Üniversiteler gelecek kuşaklara bilgi transferini belli bir disiplin dahilinde gerçekleştiren ve aynı zamanda araştırma-geliştirme altyapısı, kütüphanesi, laboratuarları, tüm personeli, cihaz ve donanımı ile yeni bilgiler, teknolojiler üreterek bilime ve toplumsal hayata katkıda bulunan ve bu yüzden de sürekli öğrenen organizasyonlardır. İnsanların dahi kopyalanabildikleri çağımızda, üretilen bilginin kötü maksatlarla kullanılmasını önlemek de son derece önemlidir. Örneğin atom çekirdeğini parçalayarak ortaya çıkan muazzam nüklleer enerjiyi ilk keşfeden Alman Fizikçi Otto Hahn için en önemli sorun nedir?
 
-Üretilen bu yeni bilginin veya teknolojinin ne maksatla-iyi veya kötü/ kitabın girişindeki melek-şeytan ikilemini hatırlayınız- kullanılacağıdır!
 
Aynı nükleer enerjiden elektrik enerjisi üretilebileceği gibi, askeri maksatlarla nükleer bomba da yapabilirsiniz. Demekki bilimin ürettiği bilginin kullanım maksadını belirleyecek daha üst bir kuruma ihtiyaç vardır.İşte bu üst kurum önceleri, her toplumun kendine has inanç ve değerler sistemi idi. Bugünün gittikçe küreselleşen-globalleşen- ve küreselleştikçe de küçülen dünyasında ise uluslararası normlar ve Birleşmiş Milletler bünyesindeki IAEA- Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı, Dünya Bankası, Uluslararası Para Fonu gibi üst kuruluşlar olmaktadır.
 
 
 
 
 

 

       

 

Copyright © 2008 Mehmetrdassapbidanismani.com Tüm Hakları Saklıdır..

Ana Sayfa  |  Güncel  |  Eğitim Danışmanlığı  |  Hr Pr Danışmanlığı  |  Üye Girişi  |  Kitap Siparişi  |  Kitap Oku  |  Yeni Projeler  |  İletişim

 

Web Tasarım ve Kodlama: ATLASDİZAYN.NET